Günün Tarihi:17 Haziran 2019

Pedofili üzerine13 Haziran 2019 , Perşembe


Özlem Doğan

Edebiyat her ülkenin mevcut kültürü ve oluşmakta olan kültürüne etki edebildiği kadar, bir nevi aynasıdır da. Bu bakımdan edebiyat ve kaliteli yayın anlayışı toplumun gelişmişlik düzeyini doğrudan etkileyebilecek bir güce sahiptir. Yayın dünyasında var olan değişimleri, çevirmenlerin sorunlarını, son zamanların tartışmalı konusu ‘Pedofilinin’yani; ( Pedofili ya da sübyancılık, yetişkin bir kimsenin ergenlik öncesi çocukları veya ergenliğe yeni girmişleri cinsel açıdan çekici bulması ve cinsel eğiliminin çocuklara yönelik olmasına neden olan psikoseksüel rahatsızlık.) kaleme alınış biçimleri hakkındaki tartışmaları, Kaynak Yayınları Genel Yayın Yönetmeni ve Aydınlık Gazetesi Köşe yazarı Sayın Tunca Arslan ile hem gazetemiz Yenigün için, hem de  Sakarya temsilcisi olduğum www.roportajlik.com sitesine verdiği röportajda konuştum.

“Ülkemizde “özgürlük” bahanesiyle pedofiliyi bile özendiren bir kesim de mevcut, “müstehcenlik” bahanesiyle bilimsel bir eseri yasaklamak isteyenler de…”

 

Özlem DOĞAN: Merhaba Tunca Bey, kısaca sizi tanıyabilir miyiz?

 

Tunca ARSLAN:56 yaşındayım. İlk ve orta öğrenimimi İzmir’de tamamladım. İzmir Atatürk Lisesi’nin ardından İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nden mezun oldum, fakat basın davalarında sanık sıfatıyla yargılanmak dışında hukuk dünyasıyla profesyonel bir ilişkim olmadı. Gazeteciliğe üniversite yıllarında başladım. 2000’e Doğru dergisi ve Aydınlık, Radikal gibi gazetelerde çeşitli görevler üstlendim, sinema yazarlığı yaptım. 1991’den bu yana Sinema Yazarları Derneği (SİYAD) üyesiyim, 2010-2013 döneminde derneğin başkanlığını üstlendim.

2005-2008 yılları arasında Pekin’de yaşadım ve Çin Uluslararası Radyosu Türkçe Servisi’nde yabancı uzman-editör olarak çalıştım. Doğan Kitap (2009-2014) ve Kırmızı Kedi Yayınevi’nde (2014-2018) editörlükten sonra halen Kaynak Yayınları Genel Yayın Yönetmeni olarak görev yapıyorum ve Aydınlık’ta köşe yazarlığını sürdürüyorum.

“Futbol ve Sinema-Meşin Yuvarlağın Beyazperde Serüveni” (İthaki Yay., 2003), “1980 Sonrası Türk Sinemasında Akla Zarar Filmler” (Kırmızı Kedi, 2009), “Altın Portakal’da 50 Yılın En İyi Filmleri ve En İyi Yönetmenleri” (Aksav Yay., 2013), “Eleştirmenleri Vurun-Sinemanın Lanetlileri” (2017, Kırmızı Kedi) adlı yayımlanmış dört kitabım var.

 

“Çevirmenler şimdi haklı olarak isyan ediyor.”

 

ÖD: Çevirmen Işık Ergüden'in "Yapı Kredi Yayınlarına Açık Mektup" ve ardından sizin Tweetter paylaşımınız "Kitap Piyasası Kazanç Sıralaması" gibi yazılar, yayın dünyası içinde yaşanan sıkıntı ve belki tartışmaları dışarı taşırdı. Öncelikle çeviri roman ve çevirmenlerin sorunları hakkındaki düşüncelerinizi alabilir miyiz?

 

TA: Yayıncılık dünyamızın yıllardır “kanayan yaraları” mevcut ve bunlar zaman zaman bir biçimde dile getirilse de kısa sürede unutulup gidiyor. Sonra tekrar alevleniyor; yani bir tür kısır döngüden söz edilebilir. Çevirmenlerin durumu ise yayın piyasasında entelektüel emeğin içler acısı halini yansıtması açısından kritik önemde. 15-20 yıl öncesinde bazı çevirmenlerin, çok satan bazı kitaplar nedeniyle örneğin İstanbul’un lüks semtlerinde ev satın alabildiklerini biliyorum. Yani kitap yazara ve yayınevine para kazandırdıkça, çevirmenin de cebine paralel olarak para giriyordu. Sonrasında büyük yayınevleri, bu durumu sınırlayan sözleşmeler önermeye başladılar çevirmenlere, diyelim ki çevirdiği kitap 250 bin adet satsa da çevirmeneyalnızca 25 bin adet için para ödenmeye başladı. Bence hukuken de ticareten de ahlaken de kabul edilmesi mümkün olmayan bu duruma çevirmenler örgütlü biçimde direnemeyince de bugünlere gelindi. Çevirmenler şimdi haklı olarak isyan ediyor.


 

ÖD: Birçok iş kolunda ne yazık ki liyakat esasından uzaklaşmış durumdayız. Kitap camiasında durum nasıl?

 

TA:Bu konuda da olumlu şeyler söylemem pek mümkün değil. Türkiye’de iki üç yayınevi dışında 25-30 yıllık editöre ya da düzeltmene, grafikerevb. rastlayamazsınız. Kurumsallaşmış yayınevlerinin çoğunda bile “ucuzculuk” mantığıyla sık sık sirkülasyona gidilir, “deneyim” yerine şu ya da bu nedenle “genç kadro” tercih edilir. Kaldı ki editörlük genel anlamda bizde Batı’dakinden farklı bir işlev görüyor ve işlevi kitabı en kısa yayıma hazırlamakla sınırlı kalıyor. Ayda üç-dört kitabı okuyup, redakte edip, kapağıyla, arka kapak yazısıyla vb. ilgilenip matbaaya gönderen (daha doğrusu “göndermek zorunda olan”) editörler var. Çoğu yayınevinde editörler, bir fabrikada “üretim bandı”nın başındaymış gibi çalışıyor. Bu da haliyle “ürün”de kalite düşmesine yol açıyor.
 

“Türkiye’de eleştiri ve eleştirmen kalmadı.”

 

ÖD: Son yıllarda piyasaya sürülen kitap ve kitap içeriklerindeki kalite düşüşünü neye bağlıyorsunuz?

 

TA: Bu sorunuza, kimi yazar ve yayınevlerinin kolaycılığı, her şeyden önce “satmayı” ve “kısa yoldan köşeyi dönmeyi” hedefleyen tarzının dışında bir noktaya dikkat çekerek yanıt vereyim: Türkiye’de eleştiri ve eleştirmen kalmadı. Var olan birkaç eleştirmen de bulutların üzerindeki “yüksek edebiyattan” başkasını görmediği, ayakları bir türlü yeryüzüne basmadığı için hiçbir itiraz kurumu kalmamış durumda. Abuk sabuk romanlar baskı baskı üstüne baskı yapıyor, “kes-yapıştır”la hazırlanan inceleme kitapları bir anda popüler oluyor ama doğru dürüst bir eleştiri yok! Kitap dergilerinde hangi kitapların tanıtılacağına da öncelikle reklam servisleri karar verdiği, yayınevlerinin verdikleri reklam oranında dergi sayfalarında yer buldukları da ayan beyan bilindiği için “kalitesizliğin kaliteyi kovduğu” bir süreç yaşadığımızı söyleyebilirim.
 

 

“Ekonomideki kötü gidişat, her sektörü olduğu gibi yayıncılığı da derinden etkiledi.”

 

ÖD:Ekonomideki gidişat her sektörü muhakkak ki derinden etkiledi. Kitap piyasası bu durumdan nasıl etkilendi?

 

TA:Türkiye kâğıt üretmediği ve dövizdeki istikrarlı yükselişin önüne geçilemediği sürece yayın sektörünün iki yakasının bir araya gelmesi mümkün değil. İki üç yıl öncesine kadar yayınevleri ortalama dört ay vadeyle kâğıt alırken bugün peşin parayla çalışmak zorunda, çünkü dövizle ithal edilen kâğıdın fiyatının dört ay sonra ne olacağı belli değil. O nedenle yukarıda söz ettiğiniz twitte kazanç piramidinin en üstüne kâğıtçıyı koydum.

Öte yandan birçok yayınevi programını değiştirdi, çoğu kitabın basımını erteledi, vazgeçti, telif sorunları yaşamaya başladı. Bazı dağıtımcılar iflas etti, alacakları ödenmeyen küçük yayınevleri çarkı döndüremez hale geldi, pek çok yayınevi kapandı. Yani ekonomideki kötü gidişat, her sektörü olduğu gibi yayıncılığı da derinden etkiledi.

ÖD: Elektronik ortamda KDV’nin yüzde 18 oranında olması ve basılı kitaplarda KDV’nin sıfırlanmasının etkisi oldu mu?

TA:Bu düzenleme görünürde yayınevleri ve okurlar açısından belli avantajlar getiriyor, kitap maliyetlerini ve etiket fiyatlarını indiriyor elbette. Ancak öyle karışık bir süreç yaşanıyor ki pratikte şimdilik bir faydasının görüldüğü söylenemez. KDV’nin sıfırlanması sonucunda bazı kitap satış noktalarında okur etiket fiyatında yapılan belli bir indirimden yararlanıyor ama çoğu zaman da bu söz konusu olmuyor.

“Yayınevleri ve yayıncı örgütleri özeleştiri çabasında değil ne yazık ki”

ÖD:Bilinçli okuyucu bir roman alacağında önce yayınevine, sonra çevirmenine bakar. Okuyucular birçok yayınevine güvenini yitirmiş görünüyor. Yayınevleri bu konu da bir özeleştiri yapıyor mu?

 

TA:Yayınevleri de yayıncı örgütleri de söz ettiğiniz türden bir özeleştiri çabası ya da muhasebe içinde değil ne yazık ki. Son olarak Sabahattin Ali eserleri üzerindeki telif hakkının kalkması sonucu gördük, pek çok yayınevi son derece özensiz edisyonlarla, tuhaf kapaklarla, “sahip çıktılar” Sabahattin Ali’ye. Bir değerin, sırf nasıl olsa telif ödenmeyecek diye bu denli “ucuzlatılması” ve özensizliğe kurban edilmesi gerçekten üzücü. 

Kaldı ki kısa süre önce bir yayınevinin kendi bünyesindeki ünlü bir yazarın eserlerini korsan bastığı ortaya çıktı. Bu durumun anlaşılması da aynı yayınevinde daha önce yaşanan bir başka skandalın ayyuka çıkması sonucuydu. O yayınevinin ya da diğer yayınevlerinin ve yayıncı örgütlerinin ciddi anlamda bir eleştiri-özeleştiri çabası içinde olduklarına tanık oldunuz mu? Geçti gitti!

 

 “Mahrem’e de yöneltilen eleştirilerin haklı olduğunu düşünüyorum.”

 

ÖD:Bir kaç gündür gündemi meşgul eden bir tartışmaya değinmek istiyorum. Elif Şafak'ın, Abdullah Şevki'nin kitabına benzer sayfalar içeren, ‘pedofiliyi kaleme aldım’ dediği, ödüllü kitabı "Mahrem" de eleştiri aldı fakat bir kesim, bunun edebiyat ve hatta düşünce özgürlüğü olduğunu savundu. Sizin bu konu hakkındaki düşünceleriniz nelerdir? Sizce bu edebiyat mıdır?

 

TA:Kendi adıma, pedofili gibi konularda “düşünce ve ifade özgürlüğü” bahanesiyle olmadık rezaletin arkasında duracak, “Ama sansür başlarsa devamı gelir” vs. diyerek sessiz kalacak değilim. Pedofili, çocuk tacizi gibi konular tüm dünyada olduğu gibi ülkemizde de tıpkı ensest gibi berbat bir gerçeklik olarak önümüzde duruyor ne yazık ki ve bunun edebiyata, sinemaya, sanatın diğer dallarına da eleştirel olarak yansıtılması kaçınılmaz, hatta sanatçının görevlerinden biri olduğu da belirtilebilir. Ancak böylesi hassas bir konuda, hukuktan, yasalardan, sansürden önce yayınevinin doğru bir okuma yapması, belli bir estetik ve edebi kaygı gütmesi, bir “rezillik reklamı” yapmaktan kaçınması gerekir. Bu anlamda “Mahrem”e de yöneltilen eleştirilerin haklı olduğunu düşünüyorum. Küçük bir çocuk ile yetişkin bir erkeğin penisi arasında öylesi bir ilişki kurarsanız bu “edebiyat dışı” bir iş olur.

 

Çocuk pornosuna karşı ne yapılıyorsa “pedofili içerikli yayınlar” için de aynı uygulamadan yanayım.”

 

ÖD: Abdullah Şevki'nin kitabı, kitabın editörü ve bu kitabı yayınlayan yayınevi hakkındaki ne düşünüyorsunuz?

 

TA:Açıkçası yazarı da yayınevini de daha önce duymamıştım. Söz konusu kitaptan da haberdar değildim, yalnızca ilgili bölümü sosyal medya üzerinden okudum. Hiç uzatmayayım, tek kelimeyle iğrenç ve iddia edildiği “kirli gerçekçilik” falan da söz konusu değil.
 

ÖD: Pedofili içerikli yayınların toplatılması, sansür müdür yoksa yasak mı olmalıdır?

 

TA: Çocuk pornosuna karşı ne yapılıyorsa “pedofili içerikli yayınlar” için de aynı uygulamadan yanayım. Bunun tartışması olmaz. Bununla birlikte kendimizden bir örnek de vereyim... Rıza Zelyut’un “Osmanlı’da Oğlancılık” adlı incelemesi, 2016-2018 arasında yayınevimizden üç baskı yaptı ve sonra “müstehcenlik” gerekçesiyle dava konusu edilip poşet içinde satılmasına karar verildi. Kitap Evliya Çelebi’nin Seyahatname’si dahil, tümüyle Osmanlı kaynaklarına, arşiv kayıtlarına dayanılarak hazırlanmış bilimsel bir eser ve esas olarak bir cinsel sapmayı inceliyor. Kitabın kaynağı olan eserler, şu an kütüphanelerimizde bulunuyor. Hukuki olarak itiraz hakkımızı kullandık ve karar kaldırıldı. Demek istediğim, ülkemizde “özgürlük” bahanesiyle pedofiliyi bile özendiren bir kesim de mevcut, “müstehcenlik” bahanesiyle bilimsel bir eseri yasaklamak isteyenler de… Her ikisine de karşı mücadele edilmesi gerektiği düşüncesindeyim.

 

 

Bu yazı toplam 96 defa okundu.
UYARI: Sitemizde yayınlanan yazarlara ait yazılar, yazarların görüşüdür ve yazarları sorumludur. SAKARYA YENİGÜN GAZETESİ sorumlu değildir. Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış, Türkçe karakter kullanılmayan ve tamamı büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır. Yorumda yasal sorumluluk yorum yapan kişiye aittir ve SAKARYA YENİGÜN GAZETESİ sorumlu değildir. Ayrıca suç teşkil edecek hakaret içerikli yorumlar hakkında yorum gönderen muhataplarına dava açılabilmektedir. Yorum şikayet konusu olduğunda ,yazılı talep halinde adli makamlara bu yorumların IP adresleri verilmektedir.

Arşivde Tarihe Göre Arama Yap

Arşivde Ara

Site İçi Arama