Günün Tarihi:29 Mart 2020

“MUSTAFA KEMAL CUMHURİYET’İ İLAN EDECEĞİ ZAMAN HALKA SORSAYDI, HALKIN ‘EVET’ DİYECEĞİNİ ZANNETMİYORUM.”


Kayseri’de kitapların olduğu rafları karıştırdığım sırada, elime gelen ‘İstanbul Hatırası’ romanını okurken tanışmıştım,Türk Edebiyatının güçlü kalemlerinden Ahmet Ümit Bey’le. Her satırında büyük bir saygı, hayranlık ve bir parça da kıskançlık duyumsadım. Kıskançlık diyorum evet yanlış okumadınız. Belki Ahmet Ümit çocukluğunda hiç yazar olma hayali kurmamıştı ama benim hayalimdi. Dolayısı ile o hayal gücüne, kurgu yeteneğine kelimelerle inşa ettiği dünyanın içinde gezinirken, hayranlık duymamak ve kıskanmamak mümkün değildi. Öyle kolay kolay heyecanlanmayan ben, röportaja giderken ‘inşallah elime yüzüme bulaştırmam’ diye düşünecek kadar heyecanlandım ama naçizane fikrim; keyifle okuyacağınızı düşündüğüm bir röportaj çıktı ortaya.

“OTUZ YEDİ YILDIR YAZAR OLMAYA ÇALIŞIYORUM.”

ÖZLEM DOĞAN:Yazmaya başlama hikâyeniz çok ilginç; ‘karıştığım bir kavga sonucu’ demişsiniz.

AHMET ÜMİT: Kavga değil de bir eylem sırasında oldu.

Ö.D:  82 Anayasasına karşı duvarlara afişler yapıştırmışsınız ve birkaç arkadaşınızın tutuklandığı operasyon hakkında rapor yazmışsınız. Bu rapor; Prag’da “Barış ve Sosyalizm Sorunları Dergisinde” kırk ayrı dilde yayımlanmış. Hikâyenizi ve yazarlığa nasıl dönüştüğünü anlatır mısınız?

AÜ: Küçükken yazar olma hedefim yoktu. Yazar olmam lazım, yazar olacağım düşüncesi yoktu. 1982 yılındaAnayasa referandumu vardı. 1980’de askeri darbe yapılmıştı. Diktatörler, kendi anayasalarını referanduma sundular. Ama referandumda anayasaya ‘hayır’ diyenleri bölücü olmakla, hain olmakla, komünist olmakla suçluyorlardı. Biz de gençtik, 22 yaşındaydım. ’ 82 Anayasasına hayır, Darbeye hayır, Demokratik Türkiye’ şeklinde duvarlara afişler yapıştırıyordum. Bu afişleri yapıştırırken bir arkadaşım tutuklandı. Arkadaşım tutuklanınca örgüt benden rapor istedi. Ben de raporu yazarken bir hikâye yazdım. O hikâye gerçekten de kırk farklı dilde yayımlanan bir dergide basıldı. Bu hikaye basılınca, ilk kez yazar olma fikri o zaman aklıma düştü. Yani önceden yazar olacağım diye bir şey yokken, hayatımda böyle bir şey düşünmemişken birden bire, bu hikâyenin yayınlanmasıyla beraber ‘yazar olabilirim’ düşüncesi ortaya çıktı. O hikâyeden sonra, 82’den bu yana, otuz yedi yıldır yazar olmaya çalışıyorum.

ÖD :14 yaşında komünist partiye katılmışsınız sanırım.

AÜ:  Sol aktivist örgütlere katıldım evet.

ÖD: Ailenizin bu konudaki yaklaşımı nasıldı? Çok karışık bir dönem malum.

AÜ: Annem, babam çok korktular. Çünkü ağabeylerim solcuydu, bir ağabeyim o sırada tutuklanmıştı Ankara’da, Dev- Genç’liydi o.  Zaten ailede bir acı var, üzüntü var,keder var, sıkıntı var. Bir de benim böyle bir şeye girecek olmam, onlarıçok telaşlandırmıştı ve beni mümkün olduğu kadar bu işten uzak tutmaya çalıştılar, bilhassa da babam. Fakatolmuyor tabi, o sırada rüzgârlar farklı esmeye başlamış artık, dünya başka bir yerden esiyor. Dolayısıyla engel olamadılar ve on dört yaşından otuz yaşına kadar, on altı yıl boyunca – bu aslında çok önemli bir dönem insanın, gençliğinin, kişiliğinin, kimliğinin şekillendiği dönem-  aktif, deyim yerinde ise profesyonel devrimci bir hayat sürdüm, başka hiçbir şey düşünmeden.  Otuz yaşıma geldiğimde, Sovyetler Birliği yıkılmıştı. Ben de zaten 1985 yılında Moskova’ya gittiğim zaman yazar olmaya karar vermiştim.

“ÖZÜNDE, HEPİMİZ AYNIYIZ.”

ÖD: Nasıl oldu o Moskova’ya gidiş? Sosyal Bilimler Enstitüsü orası değil mi?

AÜ:  Sosyal Bilimler Enstitüsü ama Marksizm- Leninizm öğretiyorlar, devrimcileri eğitiyorlar. Sahte pasaportla, yasadışı yollarla gittim. Nazım Hikmet’in de öğrenim gördüğü Ktuv üniversitesinin devamı gibi burası. Dünya’nın her yerinden; Nikaragua’dan, Afganistan’dan, Almanya’dan, devrimci insanlar oraya geliyorlar ve eğitim görüyorlar. Ben de oraya gittim ve 1985- 1986 yılları arasında eğitim gördüm.  Çok heyecan vericiydi. Daha da önemlisi şuydu; dünyanın çok farklı yerinden gelen insanlarla okuma şansını elde ettim.

ÖD: Büyük bir şans.

AÜ: Çok büyük bir şans. Ve orası bir laboratuvar gerçekten. Çünkü şeyi anlıyorsunuz, sonuçta insanların farklı dilleri, farklı inançları, farklı kültürleri olabilir ama insan özünde insan. Görüyorsunuz, orada beraber yaşıyorsunuz, okulda, derste, kantinde… Anlıyorsunuz ki özünde hepimiz aynıyız.

“DARDIR POLİTİKA”

ÖD: Dünya anlayışınız giderken zaten sol görüştü.

AÜ: Doğru,kesinlikle.

ÖD: Size ne kattı,ne değiştirdi?

AÜ: Çok şey kattı. Bir kere teorisini okumuştum; ‘böyle olmalı, şöyle olmalı, böyle olacak’ gibisinden.  Gördüğüm şey; benim teoride okuduğum şey değildi. Oradaki, Sovyet tipi Sosyalizm benim kafamdaki yeryüzü cenneti değildi. Adil, eşit, özgür toplum değildi. Başka bir şeydi.İnsanların mutlu olduğunu görmedim ben, mutsuzdular. Zaten o yüzden de yıkıldı. Bunu görünce dedim ki; ‘politikayla uğraşmak yerine, yazabiliyorum yazar olayım.’ dedim. ‘Kendi sözümü söyleyeyim. Başkalarının, bir partinin sözü, bir partinin yöneticilerinin sözünü söylemek yerine insanlarla doğrudan ilişkiye gireyim. Sonuçta yanlış bir şey varsa bunun sorumluluğunu üstlenirim. Ama başkasının söylediği bir söz için sorumluluk alacağıma kendi sözümü söylerim. Yanlış yaparsam da, yanlış yaptığımı kabul ederim.’ dedim. Birde, edebiyat hayata daha geniş açıdan bakıyor,politika çok sınırlıyor hayatı. Ne kadar doğru politik görüşler olursa olsun, dardır politika.

“BİZİM ANLATTIĞIMIZ İNSAN HAKİKATİDİR.”

ÖD: Edebiyat bir tarih arşividir, edebiyatçı da bir nevi tarih yazmanı. İçinde bulunduğu zamanın gözlemcisi ve aynası. Siz de bunun güzel bir örneğisiniz. Kalem tehlikeli bir silah, adaletli olmalı, çünkü gelecek nesiller için kaynak teşkil edecek.Yazarken bu tarz düşüncelere kapılıyor musunuz? O kaygıyı taşıyor musunuz? Duygularımı karıştırmamalıyım diyor musunuz?

AÜ: Yazarken çok fazla şeyi karıştırmıyorum aslında. Hikâyeye kendinizi kaptırıyorsunuz. Ama yazarken diyelim ki hikâye çok saçma bir yere gitmiş yahut hakikatten çok koptunuz o zaman aklınıza geliyor; ‘bir dakika hakikatten çok koptum, insanlar buna inanmaz.’ Tamam, hayal dünyası ama olmaz.

ÖD: Yazar hikâyesinde, kendi duygularını ve mutlaka fikrini koyacak ama

AÜ: Tabi

ÖD:Yeri geldiğinde çok adil bir dengede durabilmesi için, tüm bunlardan sıyrılması mı gerekiyor, o noktada biraz dengelemesi mi gerekiyor? Bu da zor bir iş olsa gerek. Ben oraya çok takılıyorum.

AÜ: Edebiyatçı şöyle, hepimizin bir kimliği, bir dünya görüşü var. Ama bu dünya görüşünü anlatırken taraf olduğunuz için,  hakikati bozmaman lazım. Bozarsanız, hakikate ihanet etmiş olursunuz. Bu da eserlerinize yansır. Bu nedenle bizim anlattığımız şey, insan hakikatidir. Tarih anlatırken de, aşk anlatırken de, felsefe anlatırken de, cinayet anlatırken de… Tüm bunları anlatırken, anlatmamız gereken insan ruhu ve insan ruhunun hakikatidir. Ama bunu kendi gözlemlerimizle,kendi gözümüzle anlatıyoruz. Dolayısıyla, mümkün olduğu kadar, gerçeğe sadık kalmak, gerçeğin peşinden gitmek önemli. Kendi yöneliminiz ne olursa olsun, hakikatten ayrılmazsanız başarırsınız. Ama hakikatten ayrılırsanız, bir takım öznel nedenlerle, bu yazar olarak size zarar verir.

ÖD:  Bu bir sorumlulukta yüklüyor aslında.

AÜ: Gayet tabi.

“BAŞKOMSER NEVZAT’I YARATIRKEN, ADİL VİCDANLI BİR POLİS YARATMAK İSTEDİM.”

ÖD:Aktivist ve politik bir duruşunuz var. Bunu romanlarınızda yarattığınız karakterlere özgürce yansıtabildiğinizi düşünüyor musunuz? Örneğin; Başkomser Nevzat’ın olaylara sosyolojik olarak yaklaşıyor olması, hep hayal edilen sol görüşün bir nevi nesnelleşmiş, vücut bulmuş hali mi? Başkomser Nevzat, öyle bir misyon mu taşıyor?

AÜ: Yok, öyle bir misyon taşımıyor. Başkomser Nevzat bence olması gerektiği gibi. Böyle yapsın diye düşünmüyorum. Yazarlar bence öyle düşünmez zaten. Yani, ‘bir karakter yaratayım ve bu karakter şunu temsil etsin’ diye düşünmez. Bunu yapan bir tek yazar vardı. O da Dostoyevski idi. Dostoyevski’nin her yarattığı karakter farklı bir düşüncenin temsilcisiydi. Karamazov Kardeşler romanındaki, dört kardeşin dördüne de bir rol biçmişti. Dostoyevski, bunu doğru ve başarılı bir şekilde kullandı. Benim, tekrardan böyle bir yöntemi kullanmam doğru olmaz, taklit olur. Bu yüzden ben, bunu kullanmıyorum.

ÖD: Anlıyorum.

AÜ: Ben şöyle düşünüyorum; Başkomser Nevzat’ı yaratırken, adil vicdanlı bir polis yaratmak istedim. O vicdanlı ve adil polis nasıl davranır, nasıl düşünür, nasıl konuşursa öyle konuşturuyorum ben onu.

ÖD: Başkomser Nevzat, tam bir sosyalist örneği gibi.

AÜ: Bence tam değil. O vicdanlı olduğu için, siz öyle bağlantı kuruyorsunuz.Zaten vicdanlı olması için illa sosyalist olması gerekmez.

ÖD:  Bu temsil de düşünce zaten.  Empati kurabilme, suçlu da iyinin içinde kötüyü, kötünün içinde iyiyi arayabilme özelliği var Başkomser Nevzat’ın.

AÜ: Bence bu doğru düşünce biçimi. Sosyalistler öyle düşünüyorsa bu iyi.

“BİRİNE KIZACAKSAK, ONLAR SİYASETÇİLER.”

ÖD:‘Kırlangıç Çığlığı’ ve ‘Aşkımız Eski Bir Roman’ kitaplarınızda mülteci sorunlarına değinmişsiniz.

AÜ. Doğru.

ÖD: Gayet güzel ve olması gerektiği gibi insani. Merak ettiğim, o hikâyelerin gerçeklik payı? Kaleme aldığınız sorunlar, bire bir araştırdığınız konular mı? Yoksa kurgu ağırlıkta mı?

AÜ:  Kırlangıç Çığlığında anlattığım şeyler, birebir yaşanmış olaylar değil ama yaşanmış olayların kurgulanmış hali. Ama bu kurgunun yaşandığını, gazete haberleri ile çok iyi biliyorum. Suriyeli insanların neler çektiğini çok iyi biliyorum. Yoksul insanların, böbreklerini ve organlarını sattıklarını hatta bir mafyanın onları kaçırıp, öldürüp sattıklarını çok iyi biliyorum. Bunları gazete sayfalarında da görebilirsiniz zaten. Ama birebir araştırmadım. Biri gelip de ; ‘Benim başıma böyle bir olay geldi, Ahmet Ümit, siz de bunu yazar mısınız’ demedi, ben de oradan yola çıkarak yazmadım. Ama mülteci sorunları bir hakikat. Türkiye’de beş milyona yakın Suriyeli var. Bu insanlar büyük bir sıkıntı yaratıyorlar. Aynı zamanda büyük bir sıkıntı içinde yaşıyorlar. Bu sıkıntı, Türkiye’de çok kolay ırkçılığa varabiliyor, bu da beni çok rahatsız ediyor. Tüm yaşananlardan sorumlu olanlar, bu insanlar değil ki… Birini suçlayacaksak, birini eleştireceksek, onlar siyasetçilerdir.

ÖD: Kitabınızda bu teşhisiniz dikkatimi çekmişti. Acaba, insanlar kime kızacağının farkında değil mi?

AÜ:  Siyasetçiye kızdığında hapse girebilir çünkü. Ama mahalledeki Suriyeliyi incitmek kolay. Taş atmak kolay, dükkânını dağıtmak kolay. Bir çapulcu sürüsü bunu rahatlıkla yapabiliyor, öfkelerini onlardan alıyorlar.

ÖD: Ne yazık ki.

AÜ: Ama siyasetçiye yani buna neden olan siyasetçiye karşı çıkmak, eleştirmek,protesto etmek, oy kullanarak iktidardan etmek daha zor. Bu çok tehlikeli bir şey Türkiye için. Çünkü Suriyeliler öyle ya böyle beş milyona yakın insan ve bu ülkede kalacak, gitmeyecekler. Dolayısıyla bu insanlara düşmanca davranırsanız, beş milyon düşman kazanırsınız. Ama bugünden bu insanlara dostça yaklaşırsanız, onları eğitir, onların iş sahibi olmasını sağlarsanız o zaman daha iyi gelir. Ama tabi burada insanlar şu soruyu soruyor; ‘bizim işimiz yok,onlara nasıl iş verelim?’ Bu soruyu yanıtlayacak olanlar da ben değilim siyasetçiler. Onları buraya getiren siyasetçiler.

“BU UÇURUM DAHA DA ARATACAK.”

ÖD: Kesinlikle. Suriyeli mülteciler konusunun önümüzdeki yıllarda, kültürel bir çatışma yaratacağını, toplumumuzda kültürel uçurumun artacağını düşünüyor musunuz?

AÜ:  Türkiye’de çok büyük bir ekonomik kriz var. Ekonomik kriz olmasaydı bu sorun daha kolay çözülebilirdi. Ekonomik kriz arttığı için, insanlar işsiz kaldığı için, insanların geliri düştüğü için,bundan Suriyeli insanları sorumlu tutuyorlar. İnsanlar yaşamak zorundalar. Bu uçurum daha da artacak. Refah olsaydı, sorun kalmayacaktı. Almanya da örneğin aynı şey gözlemleniyor; ‘Ben Alman’ım işsizim oysa o göçmenin işi var.’ Bunu söyleyen insan ırkçılıkta kendine ideolojik bir kılıf, kamp buluyor. Türkiye’de de bu maalesef mümkün. Ne yazık ki bu böyle.

“BİR KAHRAMANLIK HİKÂYESİÇIKARMAYA ÇALIŞIYORUZ.”

ÖD: İktidarın başındaki isim Ahmet Ümit olsa idi, mülteci sorunu hakkındaki çözüm önerisi ne olurdu?

AÜ: En başta, bu kadar çok insanı Türkiye’ye almak yerine, ara bölge oluşturup o bölge’de insanları tutardım. Çünkü Türkiye’ye aldığınız an, bütün sorumluluğu alırsınız.

ÖD: Aynı şeyi düşünüyorum.

 AÜ:Oysa Birleşmiş Milletlerin kontrolünde bir ara bölge olsaydı, bütün dünya bu insanların sorumluluğunu alacaktı. Ve bu insanlar, Türkiye’de iş kurmak yerine, Suriye’de işler normale dönünce kendi ülkesine dönecekti.

ÖD:Bu durum o insanlara da zarar veriyor aslında.

AÜ: Çok büyük zarar veriyor tabi.

ÖD:Suriyeli çocuklar, onlarda okullarda uyum problemi yaşıyorlar.

AÜ: Maalesef öyle. Yapılması gereken şey, orada bir ara bölge oluşturup, o insanları orada tutup, Birleşmiş Miletlerden gelecek kaynakla o insanların ihtiyaçları karşılanması gerekirdi. Oysa biz o insanları aldık içeri. Bütün bunları yapanların bir planı vardı. Çünkü onlardan kurtuluş ordusu yaratacaklardı. Elimize yüzümüze bulaştırdık şimdi buradan bir kahramanlık hikâyesi çıkartmaya çalışıyoruz.

ÖD:  Seksenlerin veİki binlerin Türkiye’sini yaşamış ve yaşamakta olan sosyal bilimci bir yazar olarak; farklar, doğrular, yanlışlar, toplumun evirildiği yönü ve gidişatının ne gibi bir yere varabileceği hakkında nasıl bir tahmin öngörürsünüz?

“TÜRKİYE BÜYÜK KIRILMALAR YAŞAYAN BİR ÜLKE. İŞLER İYİ GİTMİYOR.”

AÜ:Türkiye, büyük kırılmalar yaşayan bir ülke ve dünya’da hiçbir ülke bu kadar büyük kırılmalar yaşamıyor. Mesala,1960’da bir darbe oldu, büyük bir kırılma yaşandı. Sürecin kendisi demokratik bir şekilde ilerlemedi. Demokrat Parti, seçimle iş başından ayrılsaydı, her şey normal gidecekti. Ama bir darbe ile gönderildi ve süreç kesintiye uğradı. 12 Mart’ta keza öyle… Burada da süreç kesintiye uğradı. Bu arada kuşaklar arasında kopukluklar başladı. Yani o kuşak devam etmedi yeni bir kuşak doğdu; darbe altında yaşayan kuşak.  O kuşak; yepyeni bir zihniyetle doğuyor. Şuan iş başında olan insanlar iş başına geldiklerinde dediler ki; ‘ yıllarca bize Cumhuriyet, haksızlık etti. Dindar kesimin temsilcisiyiz, Cumhuriyet bize haksızlık etti zaten ülkeyi de kalkındıramadı, geliştiremedi.’ Ama on beş yıl boyunca ortaya çıkan tablo, tüm Cumhuriyet dönemi içerisindeki en felaket tablo. Bunu çok net görüyoruz. Ekonomi berbat oldu, insanlar bölündü. Ülke bir şekilde yönetilmez hale geldi. Başkanlık sistemi denendi, Başkanlık sistemi çalışmıyor. Yani işler iyi gitmiyor.

“PADİŞAHIM ÇOK YAŞA.”

ÖD:Aslında demokrasi ülkemizde henüz sindirilmemişti. Çünkü temelinde, kültüründe yoktu. Avrupa bilim ve teknolojide nereden baksan bin yıl önde gidiyordu ve Avrupa ağır bedeller ödeyerek, büyük mücadelelerle demokrasiyi elde etmişti ve hayatlarına uyarlayabildiler.Bizde ise bu devrimler gerçekleşti ama Osmanlı’nın Cumhuriyet dönemi öncesi aydınları olsun, sonrasında gelen süreçteki Türkiye Cumhuriyeti olsun, bunu sindirmeden, altyapıyı hazırlamadan devam etti ve üstüne bir şey koyamadan yıkılmaya başladı. Şimdi belki, bugünün faturası da bundan kaynaklı.

AÜ: Bu doğru. Ama tarih öyle enteresan ki; bırakalım koşullar olgunlaşsın diye bir şey yok. Mustafa Kemal Atatürk Cumhuriyet’i ilan edeceği zaman halka sorsaydı, halkın buna ‘evet’ diyeceğini zannetmiyorum. Halk böyle bir şeyin farkında değil. Örnek vereyim; 1908’de İkinci Meşrutiyet ilan ediliyor yani padişahın yetkilerini sınırlayan bir meclis ortaya çıkıyor. İkinci Meşrutiyetin ilanını halk; ‘Padişahım çok yaşa’ diyerek kutluyor. Fransız Devrimi’ni örnek alan Mustafa Kemal tabiî ki Cumhuriyeti ilan edecekti. Ama dediğim gibi, halk buna hazır değildi. Amaç şuydu; ‘kul kültürünü yıkmak.’  Ama ne oldu; halk hazır olmadığı için Mustafa Kemal’i padişah olarak algıladı. Ardından gelen İsmet İnönü’yü de bir tür padişah olarak algıladı. Sonrasında Menderesi de tek adam olarak algıladı. Ama bu oturacak. On beş yıllık Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP) dönemini, bence bir rövanş dönemi olarak algılandı onlar tarafından.  Ama hayatın kendisini oturttuğu bir dönem olarak düşünüyorum ben bunu. Çünkü onlarda ellerinden gelen tüm kozlarını oynadılar ve kendilerinden önceki dönemlerden daha iyi bir performans sergileyemediler.

ÖD: Yani, on beş yıllık AKP dönemi yaşanmamış olsaydı ‘siyasal İslam’hep bir düşünüş olarak kalacaktı akıllarda; ‘acaba iktidar olsalardı nasıl olurdu’ diye?

AÜ: Böyle bitmesi gerekir zaten. En kötü şey darbedir. En kötü şey, demokratik sistemin kesintiye uğramasıdır. Halkoylarıyla, bu politik dönemle hesaplaşarak yeni bir döneme geçmesi gerekir. Bu dönem bence yaşanıyor ve önümüzde yeni bir dönem başlayacak.

‘İNSAN ODAKLI İDEOLOJİLER ÇÖKTÜ’

ÖD: Haluk Şahin hocamızla bir röportajımızda benim çok merak ettiğim bir şey vardı onu konuşmuştuk. İdeolojilerin hepsi çöktü ve insanların ihtiyaçları da değişti. Değişen ihtiyaçlardan yeni bir ideoloji mutlaka doğacaktır. Bu ideolojinin nasıl bir şey olacağı konusunda tereddütteyim ama daha insani odaklı olacağını düşünüyorum. Sizin bu konuda ki düşünceniz nedir?

AÜ:  Bence doğa odaklı olacak, insan odaklı değil. İnsan odaklıydı zaten. Rönesans, insan odaklıydı. Rönesans ile gelişen Fransız İhtilali insan odaklıydı, sosyalizm insan odaklıydı. Ama bugün bakıyoruz, insanın bencil bir varlık olduğunu ve doğaya zarar verdiğini görüyoruz. İnsan odaklı düşünceler çöktü. Oysa hepimizin annesi doğa.  Eğer biz doğa odaklı düşünürsek, diğer canlıları yok ettiğimiz zaman biz de yok oluyoruz. Yeşili yok ettiğimiz zaman biz de yok oluyoruz, çevreyi yok ettiğimiz zaman biz de yok oluyoruz. Eğer doğa odaklı düşünürsek, bu aynı zamanda insan yararına olacak. İnsan o kadar bencil ki, bu gün yeryüzündeki sistemlere baktığımız zaman sosyalizm yıkıldı ama kapitalizm berbat durumda. Putin diye bir adam var iş başında, Trump diye biri var, bizdekiler belli… Dünyanın her yerinde şirketler kasıp kavuruyor ortalığı. Sigara sağlığa zararlı, kansere neden olduğu belli ama yapılıyor hala. Kaz Dağları’n da, siyanürle doğayı yok ediyor, altın arıyorlar ve kimse bunlara dur diyemiyor. Buradaki tüm mesele doğaya saygısızlıktan kaynaklanıyor. Doğayı yok etmek, bütün canlıları yok etmektir. Zeki bir yaşam formatına sahibiz, bu öteki canlıları yok etme hakkı vermiyor bize.  Bundan kurtulmamız lazım. Bu nedenle bence, doğa odaklı bir düşünce geliştirmemiz gerekiyor. Doğadaki bütün canlılar bizim kardeşimizdir. Çevreci eşitlik, çevreci sosyalizm, çevreci güneş ülkesi, adına ne derseniz deyin, böyle bir dünya gerekiyor bize. Burada alabildiğine özgür olmamız gerekiyor. Kimsenin hayatına, yaşam tarzına, giysisine karışmamamız gerekiyor. Böylesine özgür bir toplum gerekiyor bize.

“BİR ULUSU ARADA TUTAN ŞEY DİL’DİR.”

ÖD: 15-18 yaş arası gençlerin çoğu polisiye, dedektif hikâyeleri romanları okuyor ve seviyorlar. Fakat ne yazık ki okudukları yazarların çoğu yabancı, tabii ki siz bir yazarsınız reklamcı değil ama bu gençlere Türk polisiye romancılığı nasıl tanıtılabilir?

AÜ: Bu konuda öğretmenlerin rolü çok önemli. Sadece beni değil, Türk yazarları okutmak çok önemli, sadece polisiye’de değil. Buradaki en önemli rol öğretmenlere düşüyor. Öğretmenlerin çocukların sevebileceği kitaplar önermeleri lazım. Sevmeyeceği kitaplar önerirseniz bu da çok yanlış olur. Bir süre sonra; ‘tamam öğretmen öneriyor ama sevmedim’ der. Sevebilecekleri Türk yazarlar önermeleri lazım.

ÖD: Yaş gruplarına göre;

AÜ:  Tabii ki yaş gruplarına göre önermek lazım. Ben, o zaman çok yararlı olacağına inanıyorum. İyi öğretmenler, çocuklara aile kadar, anne – baba kadar kıymetli. Sadece liselerde değil,ilkokullarda da, bizim Türk masallarını okutmak lazım. Sonuçta Türkçe yazıyoruz biz. Bir ulusu bir arada tutan şey dil’dir. Kültürün temelidir. Bu konudaki en önemli rol öğretmenlerin.Ama öğretmenlerde şöyle diyecek; ‘ Bizim için uygun yazar bulmamız gerekiyor.’  Polisiye romana gelince de; yazarlarımızın öğrenciler tarafından sevilmesi önemli. Çocuğa; ‘bunu oku, bundan sınav yapacağım’ diyerek zorlarsanız, okur ama sevmez. Ama kitabı ve yazarı sevdirmeyi başarabilirseniz, bir edebiyat zevki okuma zevki kazanır çocuklar. Bakın okuma ile ilgili başka bir şey söyleyeceğim;  çocuğumuz doğduğu andan itibaren beslenmesine ve bedensel olarak gelişmesine özel önem gösteriyoruz. Sütünden varında doğru ekmek seçilmesine kadar…  Ama çocuğumuzun ruhunun gelişmesine önem göstermiyoruz. Bunun için kitap lazım. Ama sen çocuğa; ‘kitap oku’ dersen bu olmaz. Siz eğer akşam evde açıp kitap okuyorsanız, yani siz cep telefonu ile oynarsanız çocukta cep telefonu ile oynar, televizyon seyrederseniz çocukta televizyon seyreder.  Ama akşam çocuk sizi kitap okurken görünce, farkına bile varmadan kitapla tanışıyor,okumanın çok önemli olduğunu anlamaya başlıyor. Yani; tüketilmesi zorunlu maddelerden bir tanesi de kitaptır.

ÖD: Kesinlikle

AÜ:  Çocuklarımızın devamlı kendi yaş gruplarına yönelik masal, öykü, şiir tüketmesi lazım. Buradan başlanırsa her şey yoluna girer.

“TÜM İKTİDARLARA GÖRE, YAZARLAR OLAĞAN ŞÜPHELİ.”

ÖD: Bir Harry Potter serisini düşünmenizi rica ediyorum. Bizim yazarlarımızda, neden bir kısıtlama var gibi, yazarın içinden gelen bir baskı mı var? Neden farklı dünyalar yaratabilen bir yazar bizden çıkmıyor?

AÜ: Aslında var bizde de. İngiltere bir sektör. Agatha Christie’yi,  Shakespeare’i alıp bütün dünyaya satıyorlar. Yada Harry Potter’ın, Game of the Thrones’ın filmini yapıyorlar. Biz yazarımıza ne yapıyoruz? Hapse atıyoruz.  Yazar diyince, kuşku ile bakıyoruz. Bütün büyük yazarlarımızı düşünün… Aziz Nesin’i, Sebahattin Ali’yi, Nazım Hikmet’i, Yaşar Kemal’i düşünün, çoğunun başı beladan kurtulmamıştır. Akıllı ülke o insanları onure ediyor, yüceltiyor. Böylece, bütün dünya onları okuyor, tanıyor, seviyor ve ülke kendi kültürünü tanıtıyor. Biz de ise bu yapılmıyor. Birincisi bu. Bizde çok yetenekli yazarlar var, yazarlarımızın yeteneksiz olduğunu asla düşünmüyorum.

ÖD: Benim kastettiğim, yeteneksizlik değil. Yüzüklerin Efendisi, Harry Potter gibi serileri düşünün. Bunlar farklı bir kurgu yaratıyor, farklı bir hayal yaratıyor, farklı bir dünyaya sokuyor. Benim söylemek istediğim buydu.

AÜ:  Bunu o ülkedeki sanayi yaratıyor. Ben Amerika’da yaşayan bir yazar olsaydım, kitaplarımın hepsinin filmi çekilmişti. Ama bu Türkiye’de olamıyor. Çünkü bir sanayi yok, olanak yok. Film yapacak yapamıyor, yaparsa kötü film çıkıyor ortaya. Ülkemizde kültür endüstrisinin eksik olmasının sonucu bence bu durum.  İngiltere, kültür endüstrisini ihraç ederek para kazanıyor. Ama kazanmak için öncelikle değer vermek gerekiyor. Biz bunu yapmıyoruz ki… Sadece bu iktidar için söylemiyorum, tüm iktidarlara göre yazarlar olağan şüpheli.  Burası masal ülkesi… Masalların yaşandığı yer burası. İngiltere masal ülkesi değil ki? Hindistan’dan,  Orta Asya’dan, buraya kadar masal dolu. Annemin masallarıyla büyüdüm ben.

“ERKEKLERİN EGEMEN OLDUĞU TOPLUMDA KADIN NE YAPARSA YAPSIN BENCE MASUMDUR.’’

ÖD: Son romanınıza kadar Başkomser Nevzat serisinde tüm katiller erkek. Kadına karşı pozitif ayrımcılık yansıyor sanki. Son romanınızda da kadın öyle bir durumda cinayet işliyor ki, onu suçlayamıyorsunuz bile. Bu durum kadını masum – sosyolojideki tabirle melek anne- veya daha aciz görmekten kaynaklı olabilir mi? Tarihte birçok kadın, savaşların temelinde azmettirici rolle anılır. Fakat siz romanlarınızda kadını daha pasif ve geride tutmuş görünüyorsunuz. Sanki bu konu da rahat değilmişsiniz gibi hissettirdi bana?

AÜ: On iki bin yıllık Göbekli Tepe’deki figürlerin hepsi ataerkil. On iki bin yıldır Anadolu’da ataerkil bir sistem var. Sistem böyle kurulmuş. Bu sistem içerisinde, erkeklerin egemen olduğu dünya’da kadın ne kadar şeytan ne kadar cin fikirli olursa olsun, erkekten daha kötü olamaz. Kötü olan erkek. Oyunu kuran erkek.  Yani bir takım kadınlar var; Hürrem var, Teodara var ama bu kadınlar, yetkiye sahip olarak çıkmıyor. Bir adam var ve o adam bu kadına âşık. Ama o adam öldüğünde, o kadın yok, o kadın asılacak, öldürülecek, yok edilecek. Dolayısıyla erkeklerin egemen olduğu bir toplumda kadın ne yaparsa yapsın, bence masumdur ve evet pozitif ayrımcılık yaparım. Kadının erkelerden daha güçlü olduğuna inanıyorum. Romanlarımda bunu anlatmaya çalışıyorum. Kadın erkekten daha zeki, daha organize, daha çalışkan… Bunu; annemden, karımdan, kızımdan, kız arkadaşlarımdan biliyorum. Ama erkek egemen toplumda bu bastırılıyor ve yansıtılmıyor. Ben de romanlarımda bunu yansıtmaya çalışıyorum.

“KATİLİ BİLİYORUM.”

ÖD:  Romanlarınızda katilin kimliği belli mi yoksa yol alırken mi belli oluyor?

AÜ: Hayır biliyorum.  Şöyle anlatayım onu da; bir mimar eve başlamadan planı çizer. İşte ‘ iki oturma odası olacak, salonu olacak, çift banyosu olacak.’ Bunu çizmeden, evi yapmaya başlarsa, bir bakar ki salona yer kalmamış. Bu da böyledir. Yazmaya başlamadan ben her şeyi bilirim. Ama bu süreç akarken bir karakter öne çıkabilir, cazip hale gelebilir. Bir bakarım ki, müthiş bir karakter… Ona biraz fazla rol verebilirim. Yada entrika zayıf olabilir. O zaman bir entrika daha açabilirim. Yahut çok fazla ipucu varsa hemen anlaşılacak gibiyse bazı sahneleri bazı bölümleri çıkartırım.  Ama ilk cümleyi yazmadan önce, katil kimdir, neden işlemiştir, nasıl işlemiştir bilirim. Bilmeden olmaz.

“ANLATMAYA ÇALIŞTIĞIM ŞEY; İNSAN NİYE CİNAYET İŞLER.”

ÖD:Aslında tam olarak kitaplarınızda ki cinayetlerde entrika sebepli değil, yaşadığı şeylerin insanı cinayete nasıl sürüklediğini düşündürtüyorsunuz. İstanbul Hatırasında durum böyleydi bence. Planlı değil ama yaşanan olaylar sürüklüyor.

AÜ: Doğru. Klasik polisiyeye baktığımız zaman şöyle bir polisiye var; insanların önemi yok aslında. Yani kapalı bir yer var, orada cinayet işlenmiş ama dışarı çıktığını görmemişiz. Bu nasıl oldu? Bu bir matematik problemi, edebiyat değil bu. Edgar Allen Poe’nun polisiyeleri böyle, Sherlock Holmes böyle… Bunlar ilk polisiyeler. Artık bu şekilde değil. Bir cinayet varsa, bu cinayet yoluyla biz insanı açıklamaya çalışıyoruz. Ama burada merakı da diri tutmaya çalıştığım için katili gizliyorum. Olayı gizliyorum. Siz merakla okuyorsunuz. Anlatmaya çalıştığım şey, ‘katili buldum, bulamadım’ meselesi değil.  Anlatmaya çalıştığım şey; insan niye cinayet işler ve bu cinayetten sonra ne hisseder?  Vicdan azabı mı hisseder?  Yoksa ‘oh öldürdüm ne iyi oldu’ mu der? Bunu tartışmak bana daha ilginç geliyor. Öteki türlü kolay, kafa yorarsınız ve katili saklarsınız. Ama sorun bu değil, benim için sorun bu değil. Benim için sorun; cinayetin bir insan ölümünün, öteki insanların ruhunda yaratacağı deprem, travma. O zaman insanı anlatmaya başlıyoruz biz. Yazarın bir görevi bir misyonu varsa; o da insan ruhunu anlatmak. Ben sadece, hoşça vakit geçirtmeye çalışan yazar değilim. Yazdığınız, üç gün sonra akılda kalmıyorsa, okuyanı değiştirmiyorsa bu eser eksik eserdir.

ÖD:Bu durum bence en çok kitabı tavsiye derken ortaya çıkıyor, hissettikleriniz, sizde kalanlar.

AÜ: Tabi.

ÖD: Sizin bu konu ile ilgili cümleniz vardı; ‘ cinayet romanları, insan ruhunu en iyi anlatan romanlardır.’  İşte burada, az önce söylediğim gibi, entrika değil de onu anlamak ortaya çıkıyor. ‘Katil kim?’diye meraktan çok niye yaptığını anlamaya çalışmak ortaya çıkıyor.

AÜ: Aynen öyle. O zaman her okur, herkes cinayet işleyecek diye bir şey yok, romandaki kahramanla kendisi arasında bir ilişki kuruyor. Okur, kendisindeki kötülük ile yüzleşiyor. Kendisindeki vahşetle, merhametle yüzleşiyor. Bunu yapabiliyorsam, kitap başarılı olmuş demektir.

“NAZIM BENİM USTAM, BEN ONUN ÇIRAĞIYIM.”

ÖD: Sizin değerli kaleminizden beyaz perdeye uyarlanmış olan; ‘Merhaba Güzel Vatanım’,  1 Kasım itibariyle vizyona giriyor. Merak içinde bekliyoruz. Filmin konusu hakkında bilgi alabilir miyiz?

AÜ: Aslında bu bir belgesel olarak başladı. Yönetmenimiz Cengiz Özkarabekir, daha öncede beraber çalışmıştık, bana ‘Abi, senin çok fırtınalı, acayip bir hayatın var. Bunu belgesel yapalım’ dedi. Ben de; ‘ bunu her zaman yaparız. Bunun yerine daha enteresan bir şey var onu yapalım.’ dedim. Türkiye’deki devrimciler, sosyalistler yıllarca Moskova’ya gittiler ve eğitim gördüler. Ben de onlardan biriyim. Bunlardan bir kısmı sanatçı oldu. Nazım Hikmet’te onlardan biri. Yani farklı dönemlerde yaşamış olmamıza rağmen, yollarımızın kesiştiği yerler var. Nazım’ın eserleri, hem devrimci hem genç olarak beni çok etkiledi. Nazım Hikmet orada,  daha önce yazdığı kafiyeli, uyaklı şiir yerine bütün Cumhuriyet dönemine şekil verecek kendi şiirini, hayata şekil verecek gümbür gümbür sokak şiirini buldu. Bunda Vladimir Mayakovski ile tanışmasının de etkisi büyük. Ben de orada yazmaya karar verdim. Dolayısıyla böyle benzerliklerimiz var. O dünya çapında bir şair. Ben de dünya çapında bir yazar oldum. Kitaplarım; yirmi sekiz dilde yayımlandı. Nazım benim ustam, ben onun çırağıyım. Burada Nazım Hikmet ile kendimi kıyaslamak yok, büyük bir ustanın yolundan giden, bir başka yazar var. Ama daha önemlisi; sanatın politikadan daha büyük bir şey olduğunu anlatıyoruz filmde. Bunu yaparken de bütün yirmi yüzyılın bir özetini geçiyoruz, Nazım’ın hayatı ve benim hayatım karşılaştırılarak. Bence son derece ilginç bir film oldu.

ÖD:Merakla bekliyoruz. Bize vakit ayırdığınız için teşekkür ederiz.

31 Ekim 2019 , Perşembe Bu haber toplam 2936 defa okundu.
YASAL UYARI:Haber portalımız 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu'na uygun olarak yayınlanmaktadır Yayınlanan fotoğrafların yeniden yayımı ve herhangi bir ortamda basılması, önceden yazılı izin gerektirir. Portalımızda yayınlanan haberler ise, kaynak gösterilmek ve portalımızın ilgili sayfasına link verilmek koşuluyla yeniden yayınlanabilir.

Bu Haberi Okuyanlar Bunları da Okudu

 

 

 

Arşivde Tarihe Göre Arama Yap

Arşivde Ara

Site İçi Arama

 


 

 

 

 

SAKARYASPOR PUAN DURUMU