Günün Tarihi:21 Ekim 2021

Tarihin Kaydettiği En Büyük Ahmaklık30 Temmuz 2021 , Cuma


Muzaffer Taşyürek

Tarihin Kaydettiği En Büyük Ahmaklık

Osmanlı Devleti’nde Batılılaşma hareketine hız veren III. Selim tahta çıktığında George Washington, Amerika Birleşik Devletleri’nin ilk başkanı oluyor ve Fransa tahtında ise meşhur XVI. Louis oturuyordu.

Almanların Liman von Sanders Paşa başkanlığında İstanbul’a askeri danışmanlar göndermesinden 127 sene önce, III. Selim Rusların saldırılarına karşı Osmanlı ordusunu güçlendirmek amacıyla Fransa’dan topçu ocağını ıslah için askeri danışmanlar istemişti. Fransızlar da bir Fransız–Rus çekişmesine meydan vermemek için politik argümanları kullanarak Osmanlı ülkesindeki etkinliklerin artırmak adına bu talebe olumlu yaklaşmışlardı.  Hatta o dönemde Napolyon Osmanlı ordusunda görev almak istemişti. Ama şartlar Napolyon’un, Liman von Sanders gibi İstanbul’a gelmesine müsaade etmedi. Fransız İhtilali’nden sonra Osmanlı Devleti Rusya ile iyi ilişkiler içine girmişti.

Osmanlı Devleti dış politikasını III. Selim’den itibaren denge politikaları üzerine bina etmeye çalışmıştı.

1878 Berlin Konferansı’yla Avrupa devletleri Osmanlı toprakları üzerinde daha fazla müdahaleci oldular. Rusya giderek Osmanlı toprakları üzerindeki emellerini gerçekleştirmeye, İngiltere ve Fransa kendi çıkarlarını korumaya, Osmanlı mirası üzerinde daha çok pay almanın hesaplarını yapmaya başlamışlardı.

Çar Deli Petro’nun vasiyetiyle belirlenen, Rusya’nın tarihi emelleri,  Osmanlı İmparatorluğu’nu parçalamak ve sıcak denizlere inmek olarak özetlenebilirdi. Bunun için de üç yol takip edilmişti:

1) Osmanlı topraklarını Rusya’ya katmak;

2) Bunu yaptığı zaman, aynı toprakları ilgili Avrupa devletleri ile paylaşmak;

3) Osmanlı toprakları üzerinde muhtar veya bağımsız devletler kurulmasını sağlamak ve bu devletleri kendi himayesi altına almak. 

Rusya 1875 yılından itibaren Panislavizim hareketi kışkırtarak ve destekleyerek  Balkanlarda Osmanlı Devleti’ne karşı meydana gelen milliyetçilik hareketlerinde önemli bir rol oynadığı gibi Osmanlıların “Milleti Sadıka” diye nitelendirdikleri Ermenileri de isyana teşvik etmişti.

19. yüzyılın başlarında Rusya ve Fransa’nın Osmanlı ülkesi üzerindeki paylaşım planları üzerine İngiltere’de harekete geçerken Bismarck şöyle diyordu; “Türkiye öyle bir noktadır ki, onu parçalamadan dünyaya hâkim olmanın imkânı yok.”

İngiltere, Osmanlı İmparatorluğu’nun dağılmasını önlemek adına Bâb-ı âli ile daha çok kendi lehine olacak ilişkiler geliştiriyordu. Mesela, yabancı bir devlet Osmanlı topraklarını ele geçirmek istediğinde, Osmanlı Devleti’nin yanında yer alıyordu.  Mısır Valisi Mehmet Ali Paşa isyanında olduğu gibi ya diplomatik ya da Kırım Savaşında olduğu gibi hem diplomatik hem de askeri işbirliği kuruyordu. Diğer taraftan, Rusya ve Fransa’nın Ortodoks ve Katoliklerin durumunu bahane ederek, Osmanlı’nın içişlerine karışmalarını önlemek için Osmanlı Devleti’ni ıslahata zorlayan ikiyüzlü politikalar öngörüyordu.

Ara ara Osmanlılara dostluk eli uzatan, Türklerden tarafmış gibi görünen İngilizlerin ikiyüzlü dış politikalarının iç yüzünü anlamak için ünlü İngiliz Başbakanı D’İsraeli şu sözlerine bakmak yeterliydi:

“Türklerle dostane münasebetler içinde olmamız şarttır. Beni, Avam Kamarası’nda Türlerle yakın olmakla suçlayanlar, aslında bu yakınlığın sebebini bana sormamışlardır. Sormuş olsalardı, kendilerine şunu söylemek isterdim: Türklere düşman olmak demek, onları başkalarının kollarına bırakmak ve bu zengin İmparatorluğun toprak altı ve toprak üstü servetlerini yine bizden olmayanlara teslim etmek anlamına gelir.”  İşte İngiliz dostluğu buydu.

Fransa’nın yaklaşımının İngilizlerden farkı yoktu. Napolyon İstanbul’daki büyük elçisine: “Türkleri İngilizlere bırakmamak için elinden geleni yapacaksın. Bu lokma, ancak bize lâyıktır” derken, tarih boyunca Osmanlı Devleti’nden gördüğü siyasi, askeri ve ekonomik desteği çoktan unutmuştu.

Prusya Şansölyesi Bismarck 1868 tarihinde yayınladığı bildiride Osmanlı Devleti için duygularını çok daha değişik alanda, değişik bir yaklaşımla dillendiriyordu:

“Osmanlı Devleti’ni hayaletler ayakta tutmuyor. Osmanlı Devleti’ni, bu halinde daha hâlâ ayakta tutabilen güçler mevcuttur. Öncelikle, Türk insanının din aracılığı ile İslâm âleminde hükümran oluşu... Sonra, Avrupa topraklarında adaletle hükmetmesi... Ve nihayet Türklerin anlaşılması çok zor bir şekilde topraklarına ve padişahlarına bağlılıkları... Türkleri bu üç unsur, ayakta tutuyor ise, o halde bu üç unsuru ortadan kaldırmayı ilk başaran millet, onların mirasçısı olacaktır...”

19. yüzyılın ikinci yarısında Osmanlı İmparatorluğu’nun ciddi sorunları vardı. Kendisine “Avrupa’nın Hasta Adamı” sıfatı takılmıştı. Osmanlı Devleti artık ölüm döşeğindeydi ve mirası paylaşılmalıydı. Kapalı kapılar ardında bunun planları yapılıyordu. Milli birliğini sağlayan Almanya geliştirdiği stratejiler ile bu hasta adamla yakın ilişkiler içerisine girmeyi başardı.

Abdülhamid Han’a dostluk eli(!) uzatan Kayzer Wilhelm uzmanlarıyla beraber Osmanlı ülkesine bir gezi düzenleyip buradan başta “Çar” olmak üzere Avrupa’ya şu mesajı göndermişti: “Türkiye ölmekte olan değil bilakis bütün canlılığı ile yaşayan bir ülkedir.”  Kayzer’de söylediklerine inanmıyordu ama Fransa’ya, İngiltere’ye, Rusya’ya karşı yeni müttefiklerine ihtiyacı vardı. Abdülhamid Han’da Kayzer tarafından uzatılan dostluk elinin menfaatler için uzatıldığının farkındaydı. Hatıralarında Kayzer’in uzattığı bu dostluk elinin altında Alman menfaatlerin yattığını yazarak Almanların asıl amaçlarının Osmanlı ülkesinin, bilhassa petrol bölgelerindeki zenginlik kaynakları olduğunu söyleyerek Almanların asıl amaçlarından haberdar olduğuna dikkat çekmekteydi.  İngiltere ve müttefiklerinin Osmanlı topraklarını taksim etmeye yönelik politikaları Osmanlı Devleti’ni ister istemez Almanya ile yakınlaşmaya itiyordu.

Siyasi ve ekonomik ilişkiler sonucunda Osmanlı-Alman işbirliği zorunlu olarak gelişti. Almanya bir taraftan “Şark’a doğru” ekonomik ve politik siyasetini geliştirmek için 7-B Stratejisi ile Berlin, Budapeşte, Bükreş, Bizans, Bağdat, Basra, Bombay hattını izleyen demiryolu ile  Ortadoğu ve uzakdoğudaki bâkir pazarlara açılırken, diğer tarafta Osmanlı askerinin Alman subaylar tarafından eğitilmesini gündeme getirdi. Askerî okullarda Alman subaylar dersler vermeye başladı. Alman subayların eğittiği bu Türk subayların önemli bir kısmı Alman hayranı olarak yetişti.

Yaptıkları inceleme ve gözlemlerde Almanlar da Osmanlı Devleti’nin ömrünü tamamladığı kanaatine varmışlardı. Ne var ki devletin başında bulunan Sultan Abdülhamid’in izlediği politikalar süreci uzatıyordu. Bu nedenle II. Abdülhamid’e karşı içerde tavır alan, yönetimden hoşnut olmayan güçleri destekleyerek sultanın tasfiyesi için el altından yürütülen faaliyetlere katkıda bulundular.

1908 yılına gelindiğinde Osmanlı ülkesinde Meşrutiyet talepleri iyice arttı. Jön Türkler Selanik ve Manastır’da yüksek sesle bu taleplerini dile getirmeye başladı. II. Abdülhamid, II. Meşrutiyet’i ilân ettiğini duyurdu. Meşrutiyet’ten hemen bir yıl sonra yine Selanik merkezli bir hareketle 31 Mart hadiseleri bahane edilerek II. Abdülhamid tahttan indirilip, yerine Sultan Mehmet Reşad getirildi

Alman İmparatoru Kayzer Wilhelm, II. Abdülhamid’in tahttan indirilmesi üzerine yaptığı açıklamada söyledikleri bir hayli ilginçtir. Bu sözler aslında Birinci Dünya Savaşı’na giden yolun nasıl açıldığını göstermesi bakımından da dikkat çekiciydi:

“Bu ihtilâl, Paris’te yaşayan genç Türklerin işi değildir. Bu yalnızca Alman subayları nezaretinde yetiştirilen Türk subayları tarafından gerçekleştirilmiştir ve tam anlamıyla askerî bir ihtilâldir. Bunlar Alman olan her şeye bütünüyle eğilim duymaktadırlar.”

Abdülhamid Han’ı tahtan indirerek ülkeyi refah ve mutluluğa kavuşturacaklarını iddia eden İttihatçı komitacılar o dönemde 9.000.000 km²’den daha büyük olan devleti on yıl içinde yok oluşun eşiğine getireceklerdi.

Birinci Cihan Savaşı günlerinde devletin hayatı ile ilgili çok önemli bir mesele hakkında görüşlerini almak için İshak Paşayı Sultan Abdülhamid’e gönderen Talat ve Enver Paşalara Sultanın gönderdiği cevap bir hakikatin acı seslendirilişiydi:

“Bu durumda artık benim verebileceğim hiçbir fikir ve tavsiye, edebileceğim hiçbir tedbir kalmamıştır. Çünkü bu zavallı devlet genel savaşa sürüklendiği gün yıkılmıştı! Sizi bana gönderenler o çirkinliği irtikâp etmeden önce göndermeliydiler. Bütün dünya denizlerine hâkim olan devletlere karşı, Almanya ve Avusturya gibi kara sınırları içerisinde tutuklu yaşayan iki devletle beraber ateşe atılmak tarihin kaydettiği en büyük ahmaklıktır.”

İttihat ve Terakki Hükümeti, denizlerine hâkim olan devletlere karşı, kara hudutlarına sıkışıp kalmış Almanya’nın yanında çaresiz bir durumda Birinci Cihan Harbi’ne giriyordu.

 

Bu yazı toplam 189 defa okundu.
UYARI: Sitemizde yayınlanan yazarlara ait yazılar, yazarların görüşüdür ve yazarları sorumludur. SAKARYA YENİGÜN GAZETESİ sorumlu değildir. Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış, Türkçe karakter kullanılmayan ve tamamı büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır. Yorumda yasal sorumluluk yorum yapan kişiye aittir ve SAKARYA YENİGÜN GAZETESİ sorumlu değildir. Ayrıca suç teşkil edecek hakaret içerikli yorumlar hakkında yorum gönderen muhataplarına dava açılabilmektedir. Yorum şikayet konusu olduğunda ,yazılı talep halinde adli makamlara bu yorumların IP adresleri verilmektedir.


 

 

 

 

Arşivde Tarihe Göre Arama Yap

Arşivde Ara

Site İçi Arama


 



SAKARYASPOR PUAN DURUMU